"Hu" Sesleri Geliyor Eski Konaktan


Tekkeler kapatıldıktan sonra dervişler uzun yıllar suphi Paşa Konağı'nı zikir için kullandı.
Tekke ve zaviyeler 1925 yılında kapatıldı. Ancak hem dervişler hem de şeyhler bir yere gitmedi, Türkiye'de yaşamaya devam ettiler. "Ayin" ve "meşk"ler artık tekkelerden evlere taşınmıştı. Bu evlerden bir tanesi de Fatih-Horhor'daki Suphi Paşa Konağı'ydı. Konağın sahibi aile "Moreviler" diye biliniyordu. Ailenin en ünlü isimleri ise Atatürk'ün iki dönem Milli Eğitim Bakanlığı'nı yapan Hamdullah Suphi Tanrıöver ve ressam Zeki Kocamemi idi.


30 Kasım 1925, Türkiye'de her anlamda bir devrin sonu oldu. O gün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde çıkartılan bir kanunla tekke ve zaviyeler kapatıldı. Bir ay içinde bu kurumlar tamamıyla tasfiye edilecekti. Sanat değeri taşıyan varlıklar müzelere, gayrimenkuller ise vakıflara devredildi. Yüzlerce yıllık tarikatlar darmadağın olmuştu.

Genç cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan isyanlar da, rejimin büyütecinin sürekli tarikatlar üzerinde durmasına neden oldu. Ancak her şeye rağmen hem tarikatlar hem de derviş ve şeyhler varlıklarını bugüne kadar korudu. Yeraltına çekilen tarikatlar için artık tekke, dergâh, zaviye evler olmuştu.

Dervişler gizlice evlerde toplanıyor, sessiz sedasız zikirlerini yapıyor, geleneği hiç aksatmadan yaşatıyordu. Toplantı yapılan evlerden bir tanesi de Fatih-Horhor'daki Suphi Paşa Konağı'ydı. Suphi Paşa ve ailesi yüzyıllardır Cerrahi idi. İçlerinden tarikata şeyhlik yapanlar, halife olanlar vardı. Cerrahiler o dönemdeki şeyhleri Fahreddin Erenden ile birlikte bu konağa sığındılar. Devrin ünlü bir ismi, Hamdullah Suphi Tanrıöver ise "Fahrettin Efendi" ve müritlerinin adeta koruyucusu olmuştu. Tanrıöver, o dönemde iki defa Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanlığı'nı yapmıştı.

Daha sonra Tanrıöver ve Kocamemi isimlerini alan aile ile Cerrahiler'in ilişkisi üç yüz elli yıllık bir tarihi geçmişe sahipti. Osmanlı İmparatorluğu'nun, şimdi artık her biri ayrı birer devlet olan üç vilayetinde, Türkiye-Yunanistan ve Mısır'da yazıldı ailenin tarihi. Malatya'dan başlayan macera, Mora Yarımadası'nda, Mısır'da sürdü, İstanbul'da noktalandı.




SARAYA İMAM OLDU

Aile Osmanlılar döneminde "Moreviler" olarak bilinse de, asıl kökleri Malatya'ya uzanmakta. Moreviler'in kayıtlara geçmiş bilinen en eski ismi Yahya Şerafettin Efendi. Daha sonra alacağı vazifelerden dolayı hayatı hakkında detaylı bilgiye sahip olduğumuz Yahya Şerafettin Efendi, 1650 yılında Malatya'da doğdu. Bir müddet sonra da eğitim görmek için İstanbul'a geldi.

Ancak bu ilk gelişinde İstanbul'a yerleşmeyi düşünmemiş olacak ki tekrar Malatya'ya döndü.

Yahya Şerafettin Efendi'nin Malatya'dan ikinci çıkışı ise Mora'ya oldu. Onun Mora'ya neden gittiğine dair hiçbir kayıt yok. Osmanlı'nın Avrupa'daki toprakları içerisinde hatırı sayılır bir yere sahip olan Mora, o zamanlar neredeyse iki yüzyıllık bir Osmanlı toprağı.

Burada İstanbul'un belki de en çok sevilen, sayılan şeyhlerinden Aziz Mahmut Hüdayi'nin halifesi Emrullah Celveti Efendi'nin kızı Emine ile evlendi.

Bir müddet sonra Yahya Şerafettin ve eşini İstanbul'da görüyoruz. Yahya Şerafettin Efendi kısa sürede İstanbul'un tanınan eşrafı arasına girmeyi başardı. Hemen ardından da "ikbal" kapıları ardına kadar açıldı; III. Ahmet tarafından önce "Saray hocalığı"na, sonra da "Saray imamlığı"na tayin edildi.

İşte bu tayin Yahya Şerafettin Efendi'nin hayatının seyrini değiştirdi. O sıralarda kendi "tarik"ini kurmak için izin alan Nurettin-el Cerrahi ile tanıştı.

Döneminin büyük velileri arasında sayılan Nurettin-el Cerrahi, Karagümrük'te, "Bekir Efendi Konağı" olarak bilinen arsada dergâhını inşa ediyordu. Padişah III. Ahmet'in de sevgi ve saygısını kazanmıştı. Dergâhın yapımına yardım için padişah Nurettin-el Cerrahi'ye üç yüz altın gönderdi. Bunun için seçtiği isim ise sarayın imamlığını yapan Yahya Şerafettin Efendi olmuştu. Ancak Nurettin-el Cerrahi, sarayın gönderdiği parayı kabul etmedi. O dergâhını elinin emeğiyle kurmak istiyordu. Şeyhin bu yüce gönüllülüğü, Yahya Şerafettin'in gönlünü fethetti. Saraydaki görevinden affını isteyerek, Nurettin-el Cerrahi'ye bağlandı, Cerrahi dervişi oldu. Kısa sürede tasavvuf eğitimini tamamlayarak, şeyhin halifeliğinin yani vekilliğinin işaretleri olan "tac" ve "hırka"sını giydi.

Tam bu günlerde Mora'da büyük bir isyan patlamıştı. İsyanı bastırmak için Mora'ya gidecek ordu birliklerinin hazırlıkları başlamıştı. Osmanlılar'da ordu ile birlikte İstanbul'da yaşayan en kıdemli şeyh de sefere katılıyordu. O gün için bu göreve Nurettin-el Cerrahi getirildi. Ancak şeyh görevi kabul edemeyeceğini bildirdi. Kendi yerine daha önce Mora'da bulunmuş olan Yahya Şerafettin Efendi'nin gitmesini arzu etmişti. Bu arzu padişah tarafından da uygun görülmüş olacak ki, Yahya Şerafettin Efendi ordu ile birlikte Mora'ya doğru sefere çıktı.

Ancak bu gidişin artık dönüşü yoktu. İsyanın bastırılmasının ardından Mora'da, Anabolu kalesinde tekkesini kurdu. Artık Cerrahi "çerağı" Mora'da da yanıyordu. 1716 yılından 1760'a kadar tam 54 sene Mora'da yaşadı.

Buradan hacca gitmek için yola çıktı. Mekke ve Medine'yi ziyaretinin ardından da yolunu İstanbul'a düşürdü. "Pir"i Nurettin-el Cerrahi vefat etmişti ve yerine yeni bir şeyh geçmemişti. Hem bilgisi hem de yaşı ve saygınlığı ile bu vazifeyi yerine getirebilecek yegâne kişi Yahya Şerafettin Efendi'ydi.

Nitekim bu önemli görev ona verildi. Mora'da tekkesinin başına oğlu Abdülbaki'yi bırakmıştı. Yanında bulunan diğer oğlu Abdüşşekur ise Yahya Şerafettin Efendi'nin ölümünün ardından İstanbul'da Cerrahi tarikatinin başına geçti. Bugün Türkiye'de "Tanrıöver," "Kocamemi" ve "Moralı" soyadlı aileler Yahya Şerafettin Efendi'nin Mora'da bıraktığı oğlu Abdülbaki'nin soyundan gelmektedir. Abdüşşekur'un torunları ise garip bir tesadüfle ortaya çıkacaktır...

Tarihler Abdülbaki ve Abdüşşekur Efendiler hakkında bize detaylı bilgi vermemekte. Ancak bir müddet sonra karşımıza Abdülbaki Efendi'nin oğlu Ahmet Necip Efendi çıkar. Mora'da Rumlar, Osmanlı idaresine tekrar başkaldırır. Yarımadanın önemli şehirlerinden Trapoliçe kuşatılır. Uzun bir savunmanın ardından şehir düşer. Bu çatışmalar sırasında şehit olanlardan bir tanesi de, şehrin savunmasında görev yapan Ahmet Necip Efendi'dir.




KAVALALI MEHMET ALİ PAŞA'YA SIĞINDI

Ahmet Necip Efendi'den geriye Sami, Baki ve Hayrullah isminde üç oğlu kaldı. Trapoliçe'nin isyancıların eline geçmesinin ardından ailenin mal varlığına el konuldu. Tekke kiliseye dönüştürüldü. Bu sırada aile, hizmetçilerinin tedarik ettiği yiyeceklerle hayatta kalabilmişti. En sonunda Rum ileri gelenlerinin devreye girmesiyle Sami Efendi'nin Mısır'a gitmesine izin verildi. Ancak Baki ve Hayrullah kardeşler rehin olarak Trapoliçe'de kalacaktı.

Sami Efendi ve ailenin diğer üyeleri Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Mısır'da hem ikâmetlerine izin verildi hem de her türlü kolaylık sağlandı. Ancak Sami Efendi'nin aklı Mora'da, esir bıraktığı iki kardeşindeydi. Osmanlı İmparatorluğu'nun güçsüz olduğu bir dönemdi ve o gün için isyanı bastırabilecek yegâne kuvvet de Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın emrindeydi. Sami Efendi'nin "Mora'da tekrar ezan sesi duyulmalı ve tekkeye takılan haç sökülmeli" gerekçeli Mora'ya sefer açılması isteğini Kavalalı Mehmet Ali Paşa kabul etti. Hemen ardından da oğlu İbrahim Paşa komutasında bir ordu Mora seferine çıktı.

Hem isyan bastırıldı hem de Ahmet Necip Efendi'nin esir oğulları Baki ve Hayrullah kurtarıldı. Sami Efendi artık tarihlerde Abdurrahman Sami Paşa olarak anılmaktaydı. Yanına kardeşlerini de alarak Mısır'a döndü. Kendisi de Cerrahi dergâhına bağlı olduğu için Kahire'de bir tekke kurdu. Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın yakın himayesini gördü, başmuavinliği görevine kadar yükseldi. Hatta bu arada meşhur Bulak matbaasının da bir dönem müdürlüğünü yaptı.

Ancak bir müddet sonra Abdurrahman Sami Paşa'nın talihi döndü. En büyük hamisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve oğlu İbrahim Paşa ölmüş, yerine Hidivliğe Abbas Paşa geçmişti. Yeni Hidiv ile anlaşamayan Abdurrahman Sami Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nun hizmetine girdi.

Ailesi padişahların saygı gösterdiği, hâlâ payitahtta sevilen, sayılan bir aileydi.

1849 yılında Mısır'dan ayrılan Paşa Trabzon, Vidin, Edirne ve Girit valilikleri yaptı. Tanzimat Fermanı ilan edildiğinde İstanbul'daydı ve ilk "Maarif Nazırı" oldu. Mısırlı pek çok aile ile birlikte evini İstanbul'a taşıdı. Hatta bu aileler "alafranga" bir hayat yaşadıkları için o günün İstanbul'unda büyük tepki toplamıştı. Bu yüzden ünlü Osmanlı tarihçisi Cevdet Paşa, "Maruzat" isimli eserinde Abdurrahman Sami Paşa'yı ağır bir şekilde eleştirmişti.

Sami Paşa, kardeşleri ve aileleriyle birlikte yaşayabileceği büyük konak aramaktaydı. Bugün Fatih'te, Horhor semti olarak bilinen yerde 40 odalı, üç hamamlı, içinde havuzları olan konağı kendisine ve ailesine uygun gördü. Şimdi Tıp Tarihi Müzesi olarak kullanılan binada uzun yıllar oturdu. Saray yavrusu konak kısa sürede İstanbul'da ünlenmiş, içinde padişahları ağırlamıştı. Konağın duvarları başta "Yesarizade" olmak üzere devrin ünlü hattatlarının eserleriyle doluydu.

Abdurrahman Sami Paşa, İstanbul'da bulunduğu uzun yıllar boyunca bağlı bulunduğu Cerrahi tarikatının, Karagümrük'teki merkez tekkesine yani "asitane"ye devam etti. Hatta tekkenin tamirini de bizzat kendisi yaptırdı. 1879 yılında vefat ettiğinde 89 yaşındaydı ve padişah II. Abdülhamit'in isteği üzerine cenazesi II. Mahmut Türbesi'ne defnedildi.

Artık bundan sonra "Moreviler" diye bilinen ailenin reisliğini Abdüllatif Suphi Paşa üstlenmişti. O da babası gibi Maarif Nazırlığı'na getirildi. Oturdukları konağa yeni ilaveler yaparak genişletti. 15 evlilik yapan Paşa'nın, bu evliliklerden 25 çocuğu dünyaya geldi. Ünlü bestekâr Suphi Ziya Özbekkan, Abdüllatif Suphi Paşa'nın torunu, yine kendisi gibi Milli Eğitim Bakanlığı yapan Hamdullah Suphi Tanrıöver ise en küçük oğluydu. Paşa, ünlü vatan şairi Namık Kemal'in de damadıydı. Ataları gibi Cerrahi tarikatına bağlandı ve ömrünün sonuna kadar dergâha devam etti. Öldüğünde tarihler 1886 yılını gösteriyordu. Babasının yanına, II. Mahmut Türbesi'ne gömüldü.

Ailenin Abdüllatif Suphi Paşa'dan sonra en fazla bilinen ferdi Hamdullah Suphi Tanrıöver'di. İttihat ve Terakki'nin en ateşli hatibiydi. Osmanlı aydınları arasında milliyetçi kimliğiyle tanındı. Milli Mücadele başladığında Anadolu'ya geçti. Millet Meclisi'ne önce Antalya, daha sonra İstanbul mebusu olarak girdi. İki dönem de Milli Eğitim Bakanlığı yaptı. Türk Ocakları'nın efsanevi başkanıydı.

Cumhuriyet ilan edilmiş, yeni bir dönem başlamıştı.

Sıra kültür devrimindeydi. Bunun için de işe medreselerden başlandı. 1925 yılına gelindiğinde kapısına kilit vurulacak "eski rejim" müesseseleri listesinde başı dergâhlar, tekkeler, türbeler çekiyordu. Hamdullah Suphi hiç çekinmeden Cerrahi dergâhını, dergâh mensuplarını himaye etti. Ailesinden Cerrahi tarikatında altı şeyh vardı.

Dergâhlar kapatıldığında Cerrahi tarikatinin başında yine Yahya Şerafettin Efendi soyundan gelen bir isim, Fahreddin Erenden vardı. Erenden, Yahya Şerafettin Efendi'nin İstanbul'a getirdiği oğlu Abdüşşekur'un

soyundan geliyordu. Hamdullah Suphi Tanrıöver ise Yahya Şerafettin Efendi'nin diğer oğlu Abdülbaki'nin altıncı kuşaktan torunuydu. İşte tüm bu nedenlerden ötürü Suphi Paşa Konağı'nın kapıları Cerrahiler'e ardına kadar açıldı. Ailenin tüm fertleri adeta bu ocağın sönmemesi için seferber olmuşlardı.

Karagümrük'te, Canfeda Camii'nin yanında yeralan "asitane"nin vakıflara devrini engelleyen de yine bir başka Suphi Paşazade, Vehap Kocamemi oldu. Vakıflara devredilen dergâhlar, özel şahıslara kiralanıyor ya da yakılıp-yıkılıyordu. Diğer tekkelerin aksine, Cerrahi tekkesinin Müzeler Genel Müdürlüğü'ne bağlanmasını sağladı. Dervişler artık Suphi Paşa Konağı'nda meydan açıyor, zikir çekiyordu. Devran değişse de dem bu demdi, dem bu dem…


MURAT ÖZER cohornicle dergisi Sayı 4 / 2006